Yazı, deneme

Tarihe Not

20 Nisan 2018 tarihiydi, üniversitelerin bölünme tasarısının halk tarafından daha doğrusu o üniversitenin öğrencileri tarafından öğrenilmesinin tarihi. İlk olarak 20 üniversiteyi kapsayan bu tasarı…

10 dakikalık okuma

20 Nisan 2018 tarihiydi, üniversitelerin bölünme tasarısının halk tarafından daha doğrusu o üniversitenin öğrencileri tarafından öğrenilmesinin tarihi. İlk olarak 20 üniversiteyi kapsayan bu tasarı İstanbul Üniversitesinden İstanbul Tıp Fakültesi de dahil olmak üzere birçok fakülte ve yüksekokulu içine alarak yeni İbn-i Sina Üniversitesini oluşturacaktı. Tasarıyı hazırlayan YÖK ve hükûmet tarafından bunun Yeni bir şey olmadığını 2016 dan beri planlandığı söyleniyordu ancak ne hikmetse tasarıya konu olan üniversitelerin akademik kadroları ve senatoları bundan tasarı meclise giderken haberi oluyor. Ne kadar planlı bir bölünme olduğunu bu bilgi dahi açıklamaya yeter herhalde. Planlı olup olmaması herhangi bir engel olmadığı için süreç meclis komisyonuna girecekti. Ancak bunun duyulması büyük bir infiale sebep oldu. Ve İstanbul Tıp Fakültesinin Ahmet Gül, Kemal Adalet, Dursun Buğra, Bahaüddin Çolakoğlu, Türkan Daloğlu ve Temel Daloğlu isimli hocaları ve mezunları hızlı bir şekilde lobi faaliyetine girişti. Bir iki gün içerisinde Cumhurbaşkanı ile havalimanında hızlı bir görüşme gerçekleştirmişlerdi. Ve orada İstanbul Üniversitesinin bölünmemesi gerektiğini dile getirmişti. Ancak bölünmesine mani olamayacaklarını anladıklarında o zaman İstanbul Tıp Fakültesi değil de aynı üniversiteye bağlı olup kendilerinden ayrılan Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin yeni üniversiteye nakil olması şeklinde bir talepte bulundular. Ve biz bu haberi 22 Nisan akşamı aldık. 23 Nisan günü ise olağanüstü olarak akademik kurul toplantıya çağırıldı. Ve bölünmemek için akademik kurul ve öğrencilerin ellerinden gelenleri yapacaklarını duyurdular. Yeterli lobi etkileri olmadığı için bir dönem öğrenciler tarafından dahi eleştirildiler. Ancak lobi güçleri yoksa ne yapabilirlerdi ki. Bunun yanında bütün hocalarında aynı özveride bulunduğunu söylemek de zor. Bir kesim ‘ben unumu eledim eleğimi astım’ psikolojisiyle rutin hayatlarına devam ettiler. Bunun yanında isimlerini zikredemeyeceğim kadar çok akademik görevli de elinden geleni yaptı. Ancak hükûmet ve YÖK geri adım atmadı. Buna karşın öğrencilerde aynı kararlılıkla kendi kampüsleri içerisinde protesto yürüyüşleri yapmaya ve sloganlar atmaya başlamıştı. İlk ve en büyük tepki bölünmek meselesine karşıydı lakin. İsim konusundaki tepki de azımsanmayacak kadardı. Bunun üzerine hükûmet ve YÖK hem İstanbul Tıp yerine Cerrahpaşa Tıp ismini koymak ve bu İbn-i Sina Üniversitesi ismine verilen tepkiyi azaltıp tabiri caizse öğrencilerin ve hocaların ağzına bir parmak bal çalmak için bu ismi kendilerininde nasıl olacağından emin olmadıkları bir şekilde İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa veya İstanbul Cerrahpaşa Üniversitesi veya İstanbul Üniversitesi (Cerrahpaşa) şeklinde değiştirmeye karar verdiler. Bugün dahi hala net bir şekilde ne olduğuna Cumhurbaşkanının bile emin olmadığını düşünüyorum. Kendisi dahi söylemlerinde farklı farklı şekilde dillendirdi. Ve bu şekilde tasarı tekrar meclis komisyonuna geldi. Bu olaylar devam ederken kampüste de eylemler, yürüyüşler devam etmekteydi. Başlarda sadece birkaç haber ajansı geliyordu. Daha sonraları birçok kanal kendi muhabirlerini göndermeye başladı. Bazıları hariç. Zaten bu bazıları da gelecek emir üzere konu hakkında haber yapmayı bekliyorlardı. Tasarı komisyona geldiğinde Twitter üzerinden CHP Bursa Milletvekili Ceyhun İrgil tarafından bunu engellemek için ellerinden geleni yapacaklarını ve Cerrahpaşa’yı bölmemek için uğraşacaklarını duyurdu. Lakin bunun siyasi bir hamle olduğunu düşünmekteyim. Çünkü kendisinin dahi attığı komisyon videosunda Cerrahpaşa’nın ayrılması çoktan kabullenilmiş. Daha farklı fakülteler hakkında konuşmalar yapılmaktaydı. Nitekim YÖK’ün de inanılmaz baskısıyla tasarı komisyondan hiçbir değişiklik yapılmadan geçmişti. Tabi bu çok üzücü bir haberdi lakin hala umut vardı. Sosyal Medya üzerinden TT’ler, paylaşımlar, videolar yayılmaktaydı. Halk ve milletvekilleri bu konu hakkında bilinçlendirilmeye çalışılıyordu. Nitekim kısmen başarılı olunmuş ve günlerce ana haber bültenlerini süslemişti. Aziz Sancar’a ulaşılıp bu konu hakkında görüşmesi rica edilmişti ve o da görüşmüştü Cumhurbaşkanıyla. Lakin nafileydi. O gün Cumhurbaşkanı tarafından yapılan bir açıklamayla geri adım atılmayacağı duyurulmuştu. Konya’da daha önce böyle bir şey yaptıklarını hiç tepki almadıklarını söylemişti. Evet Konya çok önemli bir örnek (!). Şimdiki tepkilerin ise tamamıyla ideolojik tepkiler olduğunu söylemişti. Olayların içinde olan birisi olarak şunu gayet net bir şekilde söyleyebilirim ki. Herkes elinden geldiğince bu işi siyasetten ve ideolojiden uzak tutuyordu.  Ve halka duyurulmaya çalışıldığı gibi bir ideolojik savaş söz konusu değildi. En basitinden Gürsel Tekin fakülteye gelmiş ancak neredeyse  kimse ilgi göstermemişti. Çünkü olabildiğince siyasetten uzak durulmak isteniyordu Lakin beklenen emir gelmiş ve bazı medya çevrelerince bunların tamamıyla provokatif eylemler olduğu halka lanse edilmeye başlandı. Kampüs içerisinde kan verme kampanyaları vesaire ile bölünme meselesine dikkat çekilmeye ve protesto edilmeye çalışılıyordu. Öğrenciler imza kampanyası başlatmış, semt pazarlarını dahi gezer olmuştu. Bölünmenin neden istenmediği halka anlatılmaya çalışılıyor, milletvekilleri iknaya çabalanıyordu. Ancak nafile olacaktı. Tasarı meclis gündemine 2 Mayıs günü girdi. Ve grup konuşmaları başlamıştı. Muhalefet bunun yurt dışında (Fransa - Sorbonne Üniversitesi) denendiği ve daha sonra pişman olunduğu, hocaların, öğrencilerin, hastaların kaybedeceği hakları vurguluyordu. Lakin bunları dinlemesi gereken koltuklar boştu. Hükümet tarafından yapılan konuşma ise anlaşılması güç bir şeydi. Karabük’e yeni üniversite kurduklarını ve ODTÜ’yü geçeceğini iddia ediyorlar konu dışına çıkıyorlar kısacası formalite bir konuşma yapıyorlardı. Dinleyenler de zaten yok denecek kadar azdı. Artık tasarı maddeleri sırayla oylanmaya başlanmıştı. Anayasa maddesi olmadığı için açık oy yapılıyordu. Ve mecliste oy veren vekil sayısı çok azdı. Bunu sonuna kadar savunacaklarını söyleyen muhalefet (!) iş oy vermeye gelince ortadan kaybolmuşlardı. Zira gitseler dahi hükümetin daha fazla vekil getireceğini iddia ediyorlardı. Getirselerdi ya. Ne olacaktı? Siz tam kadro ret oyu için gelseydiniz en azından şunu diyebilirdiniz ‘Biz denedik’. Ama denemediniz sadece prim yaptınız benim anladığım bu. Biz seçilirsek bölmeyeceğiz söylemlerine başladınız. Nitekim olaylar böyle devam ederken sıra Cerrahpaşa maddesine gelince hükûmet bir anda yeterli çoğunluğa erişemeyip oylamayı ertelemişti. Oylama 8 Mayısa ertelenmişti. Amaç benim gördüğüm kadarıyla ortalığı sakinleştirmek, halka konuyu unutturmak, tepkileri azaltmaktı. Nitekim kısmen de başarılı olundu. Meclise bazı hocaların ve öğrencilerin olduğu bir ekip dahi gitmişti. Görüştükleri Meclis Başkanı dahil neredeyse herkes onlara hak veriyordu ancak nedense sıra icraate gelince sessiz kalıyorlardı.  8 Mayıs günü de 15-20 oyla meclisten geçti tasarı ve Cumhurbaşkanı onayına gitti. Hala umutlanmaya çalışıyordu öğrenciler ve Cumhurbaşkanı konutunu fax yağmuruna tutuyorlardı. Bahçede ders işliyorlardı. Tabi yine tüm bunlar umursanmadı. Kulak ardı edildi ve 17 Mayıs günü Cumhurbaşkanı tarafından tasarı onaylandı ve 20 üniversite bölündü.


Olayların yeni bittiği şu günlerde herkesin işine geldiği gibi çarpıttığı bu olayları fakültenin bir öğrencisi olarak olabildiğince objektif bir biçimde tarihe not olarak kaleme almaya çalıştım. Nitekim %100 objektif olduğumu iddia etmem yanlış olur ancak şuna teminat verebilirim ki olabildiğince objektif ve çarpıtmadan olayları aktardım. Bundan sonraki kısımda da kendi fikirlerimi ve bu olaylardan edindiğim tecrübeleri anlattım. (Tarihler konusunda küçük sapmalar olmuş olabilir.)


Neden Bölünmemeli? Öncelikli olarak biraz neden bölünmemesi gerektiğinden bahsetmek istiyorum. Çünkü eğer bölünürse fakültenin akreditasyonunu kaybetme riski var. Bu devletin verebileceği bir belge vesaire değil bu tamamıyla uluslararası bir kuruluşun düzenlediği bir şey. Bunun yanında İstanbul Üniversitesinden ayrıldığımız için İÜ üzerinden yapılan bütün Erasmus anlaşmaları geçersiz olacak. Dahası da var, bugüne kadar yapılan birçok akademik çalışma uluslararası anlamda ölü bir fakültenin olacak. Mezunlarımız ölü bir fakülte mezunu olacak. Bu yeni üniversitenin ise neredeyse sıfırdan başlaması gerekecek. Bu fakültenin İstanbul Üniversitesinden ayrılmasıyla İÜ de uluslararası anlamda gerileyecektir. Sorbonne gibi. Bunun yanından en basitinden buraya gelen hoca ve öğrenciler burayı İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi olarak tercih etti ve bu hakları sanki yokmuşçasına hiçbir şey sorulmadan değiştiriliyor. Peki neden? Bizlere ve halka duyurulan şey üniversitenin öğrenci sayısının fazla olması ve daha iyi yönetim için ayırdıklarıdır. Ancak şöyle bir durumda var ki bu kontenjanları arttıran yine kendileri: YÖK. Madem bundan bu kadar muzdaripsin. Direkt kontenjanları yarıya indir. Yeni üniversite açıyorsan yine aç. İndirdiğin kontenjan kadar kontenjan barındıran üniversite aç. Buna kim itiraz edebilir ki. Ama muhalefetin işin içine girmesiyle olay baya inada bindi ve olay ’ben yaptım, oldu’ya döndü. Veya bunun yanında birçok öneri sunuldu. İki rektör ve yönetim kurulu olsun tek senato olsun vesaire. Ama yine bir kulaktan girdi öbüründen çıktı. Benim kanaatimce sebep bize açıklanmıyor. Çünkü açıklananlar tam bir saçmalık. On beş yıl içerisinde 50-60 binden 200 bine fırlayan bir kontenjana zaten sen karar verdin. Şimdi nedendir kazanılmış hakları hiçe sayarak kimseyi dinlemeden olayı bu hale getirmek. Ben hala neden bölünmeli kısmını anlayamadım. Ki bunu seçim öncesi yapmakta hiçbir siyasi akla uygun değil. Neden tepki toplarsın ki zorla. Diğer bir soru: Neden tasarının barındırdığı diğer üniversitelerden doğru düzgün ses çıkmadı? İnönü Üniversitesi gibi birçok üniversitede neredeyse birçok ön lisans bölümü alınıp ayrılmıştı. Orada okuyan çoğu kimseninde çok umrunda değildi hangi üniversiteden mezun olduğu. Bunun yanında Gazi dışında hiçbir üniversitenin de zaten çok köklü bir geçmişi veya uluslararası bir önemi yoktu. O yüzden ses çıkarmaya dahi uğraşmadılar.


Milletvekilliği: Bu kavramın seçimle değil de atamayla olduğunu acı bir tecrübeyle fark ettim. Hiçbir iradesi olmayan meclis grup kararlarına uyuln, sadece oy verilme aşamasında meclise gelinen, gerektiği yerde akrabaya eşe dosta milletvekilliği kontenjanı(!) kullandırılan bir makammış. Demokrasinin öngördüğü aksine hiç kimseyi temsil etmiyorlar. Parti başkanları hariç. Zira eğer grup kararlarını ihlal ederlerse partiden atılabilecekleri tüzükte gayet açık. Seçimin yakın olduğu bir zamanda hiç kimse kendi adını liste dışında görmekte istemiyor anlaşılan. Bu bizim demokrasimizin bir ayıbıdır. Bunda sadece bulunan hükümler yanlış değildir. Toplumda yanlıştır. Bugün hiç kimse bir vekil seçmiyor. Herkes bir parti seçiyor ve bu parti liderlerinin inanılmaz güçleri var. Bunu hiçbiri de bırakmak istemiyor. Çünkü ya bir gün kendisi iktidara gelirse. Bu muhteşem gücü niye bıraksın ki. İstediğini milletvekili yapma, istenilen grup kararı alıp meclisten arzu edilen kararların geçişi… Kısacası bu emir komuta zincirini kimse kırmak istemiyor. Bu ne yazık ki cumhuriyet tarihimizin çoğunu kapsıyor. Herkes ya partilerde ya da liderlerden bahsediyor. Meclis 500-600 milletvekilinden değil de sanki 3-4 milletvekilinden oluşuyor. Ve bunlarında en sevdiği şey birbirlerine düşünmeden, iştirak etmeden muhalefet olmak. Erkteki en büyük payı nasıl alırım kavgasına tutuşmak. Bunu halkımızda seviyor anlamadığım bir şekilde. Bugün bahsettiğim bu olaya bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığıyla yaklaşıyor. Kendisine dokununca ah vah ediyor ama bu seferde aynı tepkiyi diğer kitle veriyor. Zamanla herkes hepsini unutuyor. Ne de olsan insan unutan demektir. Peki bunun çözümü ne? Vekillik nasıl ayağa kalkabilir? Açıkçası bu konu zor bir olay bence. Bireysel görüşüm partilerin fesih edilmesi gerektiğidir. Şu şekilde olabilir. Seçim dönemi herkes bağımsız aday olur. Kendi bölgesinden gerçek manada vekil seçilmeye çalışır. Meclis açıldıktan sonra da belirli bir süre 1-2 ay bu vekillere gruplaşma süresi tanınır. Ve dönemsel partiler kurulur, her seçim dönemi fesih edilen seçimden sonra vekillerin kendi oyunu temsil ettiği çerçevede kurulan geçici partilerle. Bunun baya zor ve meşakkatli olduğunu farkındayım. Ama neden olmasın gayret edilirse. Bu sayede halk isimleri seçecek ve onların yaptığı eylemlere göre onları yargılayıp onlara cezalar veyahut ödüller verecektir. Bu fikrin yanında bir dönem uygulanan veya uygulaması gündeme gelen yöntemlerde var. Mesela 90’larda uygulanan her partinin misal 10 isim verdiği pusulada o parti oy vereceksen dahi o partiden gösterilen 10 adaydan birisini işaretliyordun. Bu sayede halk isim seçmeye çalışıyordu az miktarda da olsa. Parti liderinin pek istemediği çünkü itaatleri zayıf kişilerde meclise gelebilirdi. Bu uygulanmış güzel bir örnek. Belki eksikleri var ama hiç yoktan iyidir. Bir başka yöntem dar seçim bölgeleri misal bir şehirden 10 milletvekili çıkacaksa o şehri 10 bölgeye bölüyor ve bu bölgelerin her birine bir milletvekili seçme yetisinin verilmesi. Bu sayede her parti her bölgede bir aday gösterebilecek ve insanlar yine biraz daha insan seçmeye yönelecek. Bunlar gibi birçok yöntem denenebilir. Yeter ki milletvekilliği kelime kavramını karşılasın. Devlet: Şunu net bir şekilde gördüm ki. Devlet çelik bir balyozdur. İstediği an kafana indiredebilir. Eline de verebilir. Bu salahiyeti ona toplum vermiştir. Yaşayan bir kurumdur o. Devletsiz toplum kabul edilmeli ki çok zordur. Ve insan neslinin yok olmasına dahi varabilir. Bugün benim başıma inen bu balyozu yarın belki de ben başkasının başına indireceğim. Bu devlet kavramının toplumdan aldığı güçtür sonuçta. Çoğunluğu yansıttığını söylemek çok zor ki. Şu da var çoğunluk her zaman haklı mıdır? Devlet azgın bir nehir gibidir. Ne ona bir baraj kurabilirsin ne de ona bir yatak belirleyebilirsin. Onu ancak çok küçük etkilerle yönlendirebilirsin. Bugün senin ekinlerin boğan dere yarın onları gürleştirebilir. Kontrol edilmesi çok zor. Ne yazık ki bunu da farkettim.


Son söz olarak, bu olaylar vesilesiyle gördüm ki Cerrahpaşa çok güzel bir aile. Ve bir ailenin en çok birbirine ihtiyaç duyduğu bu zamanlarda dilerim bu güzellik hiç bozulmaz. Hakkımızda hayırlısı olur.

Kuşlar bile kader’le uçar, Velhasıl evvela “kısmet”, Evvela “kader”…