Yazı, deneme
Papazın Kızı
Değerlendirme: 7/10 Yazar: George Orwell (Eric Arthur Blair) Çevirmen: Berrak Göçer İlk Basım Yılı:1935 Orwell'ın kendisinin pek haz etmediği söylenen hatta basımına karşı çıktığı rivayet edilen,…
Değerlendirme: 7/10 Yazar: George Orwell (Eric Arthur Blair) Çevirmen: Berrak Göçer İlk Basım Yılı:1935 Orwell’ın kendisinin pek haz etmediği söylenen hatta basımına karşı çıktığı rivayet edilen, yazım hayatının ikinci eserini okuma şansına eriştim. Türkçeye Berrak Göçer tarafından çevirilip 2017 yılında ilk baskısını yapan bu kitap konusu itibariyle klasik bir Orwell eseri diyebiliriz. Bu kitapta toplumsal sınıf farklılıklarının, düşkünlüğün, sefilliğin, inancın ve inançsızlığın getirileri Dorothy Hare -papazın kızı- üzerinden anlatılıyor. Bu kitabı ve Aspidistra’yı okumayanlar için tavsiyem ikisini ardı ardına okumaları olacaktır ki konular itibariyle fazlasıyla benzer olan bu eserler arasındaki en büyük fark ise Dorothy’nin bir papazın kızı oluşu diyebilirim. Bu sebeple bu kitabında daha çok manevi buhranlar hakkında gözlemler yapabilirsiniz. Gordon’lu Aspidistra’da ise bu konuların daha çok Orwell’ın tabiriyle ’para tanrı’sı ile ilişkilerini görebilirsiniz. Bu iki kitap da Orwell’ın en güzel yanı olan asla bir avukat, savcı veya yargıç olmayışını barındırmaktadır. O da bizim gibi bir izleyicidir. Gelelim biz ’papazın kızı’na, öncelikli olarak yazarın ilk eserlerinden birisi olduğu için çoğu ilk yazılarını yazan yazarların düştüğü gibi bir betimleme budalalığına düştüğünü söyleyebilirim. Konusunu boğacak derecede öne çıkan bu kısımlar Orwell’a hiç ama hiç yakışmamış ve belki de kendisinin ve okurlarının tepkisine yol açmıştır. Çünkü diğer kitaplarının aksine bu betimlemelerin çoğu olayla okuyucu arasında bir bağ kurmak yerine onları apayrı alemlere seyahat ettiriyor resmen. Diğer bir değinilmesi gereken kısım ise kitabın bir kısmının oyun şeklinde kaleme alınması ve bu kısımların adeta okumayı bırak diye bağırması. Nitekim olguyu okuyucuya aktarma çabasındaki düştüğü hataları bir kenara bırakacak olursak olgunun kendisi son kısımlara geldikçe ‘okuyucu olmanın yazar olmaktan kolay olmadığını’ hatırlatıyor insana. Çok inançlı -ki bu kötü bir şey düşünüp günaha girdiğini varsaydığı anda kendisini iğneleyip kanatmaktan geri durmayan bir inanç- asla yorulmak bilmeyen, papaz olan babasının bütün zorluklarına göğüs geren, hayatı Komünyon - izci kızlar - cemaat ziyaretleri - org için para toplanılması - piyeslerle kiliseye yardım talep edilmesi gibi kavramlara ait olan Dorothy’nin bir gün kendisini hafızası kayıp bir şekilde Londra’da bulmasıyla ilginçleşen hikayesi şerbetçi otu tarlarında yarı aç yarı tok, Waterloo meydanında aç, dilenerek geçirdiği hatta bu sebepten bir gece kodeste kaldığı ve bu süre zarfında en küçük bir dua dahi etmediği veya buna gereksinim duymadığı bir hayata evriliyor. Hafızasını geri kazansa da kendisini evinden uzaktan buluncaya kadar geçen sürede hatırlamadığı kısımlarla ilgili kendisine atılan iftiralardan sonra evine geri dönememektedir. Bunun yanından bu anılar onu dua etmeye falan da itmemektedir. Daha sonraları kuzenin yardımıyla başladığı öğretmenlik hayatında o dönem İngiltere’sinin özel okul anlayışının eğitimden ne kadar uzak olduğunu ve okulların şirket gibi görüldüğünü fark ettiği bir dönemle devam eden hikâyede bu kısımlarda çocuklar üzerinden ailelerin yargılarının ne kadar sığ ve gösteriş düşkünü olduğunu algılıyor. Kendisini öğretmekten ziyade denilenleri dayatma zorunluğu içerisinde buluyor. Dahası ilk fırsatta kapı önüne konuluyor. Neyse ki üstündeki suçlamalar düşmüş ve evine geri dönüp eski hayatını yaşayabilecektir artık. Ancak eve dönen o eski inançlı kız değildir. Dorothy’nin bir anda hafızasını kaybettiği ve hatırlamadığı kısım ise gizeminden hikâyenin sonunda dahi taviz vermiyor. Kısaca böyle özetleyebileyebilirim hikâyeyi. Olan olaylardan daha çok bu olayların insanın içine yaptığı etkileri ustaca aktaran -ki ne kadar elinden geleni yapmış olsa da anlatmaya çalıştığı gibi bu durumu aktarmak çok zor- Orwell bu durumun bir başkası tarafından anlaşılması için gösterilen çabanın ne kadar boş ve zor bir uğraş olduğunu gösteriyor. Çünkü Dorothy artık dine inanmayışının ve yaşadığı kabullenişin onun yaşadığı olayların maddi durumuyla değil içinde olanla ilgili olduğunu biliyordur. Dahası bunun hayatını eskisi gibi sürdürmesine bir mâni olmadığını anlamıştır. Çünkü artık içinde bir büyük bir boşluk vardır. Bu boşluk olaylar ilgili değildir ne inançsız oluşu ne açlıktan ölmekten kurtulması ne de kodeste gecelemesiyle bu herhangi bir şekilde zühur edebilir, buna herhangi bir şey sebep olabilir. Konu inançlı olup olmaması da değildir. Burada önemli olan içiyle ilgili olmasıdır. Büyük bir boşluğa sahiptir o artık ve bunun kendisine has bir durum olmadığını hatırlatmaktan geri durmaz. Kendisi özel değildir. Bu duruma sahip birçoklarından biridir. O artık yaşayan bir ölüdür adeta amacı yok, inancı yok, geleceği yok, kendisi yoktur. Bir kalıba girmeye ihtiyaç duymaktadır, haz almaya ihtiyaç duymaktadır ancak bunun sebebini kavrayamamaktadır. Gerekli görmemektedir. Bu durum gözüne eski hayatına -inançsız bir papaz kızı olarak ki bu şekilde sayısız törene katılacak ve iki yüzlü bir insan olacak dahi olsa- dönmesine bir mâni olarak gözükmemektedir gözüne. Zira başka seçeneği olsa dahi ne anlamı vardı ki. Başka bir hayatı tercih etse ne olacaktı ki? İçindeki boşluğu ne dolduracaktı? İçimizdeki boşluğu ne dolduracaktı?